Yüzyıllardır var olan
sanat her dönem değişime uğramıştır. Sanat deyince nedense belli
bir kesimin aklına gerçek yaşamdan bağımsız olması gereken bir şeymiş
gibi geliyor. Onlara göre, sanat, sadece edebi eserleri ve felsefeyi okuyup yorumlamaktır ama bana göre sanat yaşamdan bağımsız olmamalıdır. Zaten sanat yaşamın içinden değil midir? Dönemin sorunları ve iyi yanları resimle, müzikle, şiirle, düzyazıyla vb. anlatılmalıdır. Yaşamdan bağımsız olmayan sanata en iyi örnekse ‘Deneme’ türüdür, çünkü fikirlerin en özgürse ve açıkça söylendiği sanat dallarından biridir. Anlatmak istediğin şeyi ister doğrudan isterse dolaylı yollarla anlatabilirsiniz. 21. Yüzyılda bile biyografik deneme deyince akla gelen ilk isim olan Stefhan Zweig’ ın da sanatla yaşamı bir arada kullanan yazarlardan olduğuna inanıyorum.
Bugüne kadar ahlak sorunları hep televizyondaki yayınlara, magazine ve hatta teknolojiye bile dayandırıldı ama kimse geriye dönüp de geçmişten günümüze uzanmış olan insanlık tarihinin utanç kaynağı savaşları göz önünde bulundurmadı. Bana Zweig’ın dünyanın ahlak bunalımı içerisinde bulunmasının sebebini ‘kan dolaşımında savaşın kalıntısı olan mikroptur’ diye saptaması ve savaşın yol açtığı nefreti bulaşıcı bir hastalığa benzetmesi çok mantıklı geldi. Savaş sonrasında nefretin bir anda silinemeyeceği konusunda örnek verirken hayatın içinden örnek veriyor; ‘ Bir kez uyuşturucu maddelere ya da – kahve, morfin, nikotin gibi – uyarıcılara alışan bünye, bir çırpıda bunlarsız olamaz; aynı nedenle, nefret etmek ve savaşmak gereksinimi de bu kuşakta etkinliğini sürdürdü’. Zweig’ın denemesini okuduktan sonra gençlere vatanseverliğin eşittir öldürmek biçiminde öğretildiği gerçeğiyle karşılaştım. Gerçekten de yüzyıllardır çoğu ülkede vatanı uğruna savaşanlar bir kahraman gibi görülmüşlerdir ama çoğu kez hayatını sanata ve bilime adayıp uluslar arası alanda ülkesini temsil etmeye çalışan insanlar göz ardı edilmişlerdir. Tabii ki bu alanlardaki başarılarıyla tarihe geçen insanlar vardır ama bunlar bir elin beş parmaklarını geçmezler. Zaten onlar da hiçbir tarih kitabında kahraman olarak yazılmamışlardır. Ayrıca ortaokul ve lise yıllarımda tarihi çok seviyor ve okumaktan zevk alıyor olmama rağmen tarih dersini hiç sevmezdim çünkü bize öğretilmeye çalışılanlar sadece savaşlar ve tarihleriydi. Yazılanlarda istenildiği gibi çarpıtılabilirdi. Zweig’ın da dediği gibi ‘Bizler daha dünyaya doğru dürüst bakmayı öğrenmeden önce, gözümüze – her ülkede ayrı renkte olmak üzere – gözlükler takılıyordu; dünyayı daha en baştan özgür ve insanca bir bakış açısından değil, fakat yalnızca ulusal yararların bakış açısından görelim diye’. Stefhan Zweig’ın bu sözü o zaman okumamız söylenen kitapları okurken savaşların hep Türkiye’nin lehine anlatıldığını fark ettiğimi hatırlattı. Acaba aynı olay savaştığımız ülkenin tarih kitabında nasıl anlatılıyor diye şüphelenmeye başlamıştım, çünkü her savaşta Türkiye’nin haklı olduğuna dair şeyler yazılıyordu. Gerçekten de yazarın da dediği gibi, savaşın başında bulunanlar kahraman, en iyi asker ve komutandılar şeklinde anlatılır. Bunları okuyunca ayrıca aklıma gelen bir başka şey de, her gün televizyona bir başka kişinin çıkıp, sınırların kalkması ve dünyanın kardeşlik içinde yaşaması gerektiğini söylediği oldu. Peki, acaba gençler bu söylenenleri duyduktan ve tarih kitaplarını okuyup beyinlerine şiddet kazındıktan sonra nasıl bir çelişkiye düşüyorlar? Stefhan Zweig’ı okurken güzel bulduğum bir diğer şey de tarihin savaş kısımlarını görmezden gelelim, onları hiç anlatmayalım demiyor olması. Amacı dünyanın sadece savaşlardan ibaret olmadığını veya insanlığın bu güne kadar savaşlarla gelmediğini göstermek; aynı şu sözlerinde belirttiği gibi: ‘ Onu yazıyı bulmaya, mikroskopla görünmeyeni, teleskopla yıldızları görmeye ve bunların hareketlerini hesaplamaya, yıldırımın şiddetini hafifletmeye, sesini ülkelerin ve denizlerin ötesine duyurmaya, ülkeleri ve denizleri aşarak düşünmeye, görmeye zorlayan bir şeyler olmuş olmalıdır’. Aslında bulduğu çözüm gayet basit ve mantıklı; kısaca önerdiği eski tarih yerine kültür tarihinin öğretilmesi gerektiğidir.
Stefhan Zweig’ı okurken etkilendiğim bir diğer yönü de, olaylara tek bir yönden bakmaması oldu. Hatta
onun bu çok boyutlu düşünme biçimi bende ona karşı yeşermeye başlayan hayranlık duygusunu pekiştirdi. Onun olaylara tek bir yönden bakmamasına örnek vermek gerekirse; Montaigne’in üzerine olan yazısında onun denemelerini ilk okuduğunda hissettiklerini hem yaşının genç olmasından hem de içinde bulunduğu çağ açısından değerlendiriyordu. Ben de ilk denememi Montaigne üzerine yazmıştım. Montaigne’in dilinin yalınlığını ve içtenliğini sevmiş olmama rağmen bazı fikirlerine katılmamıştım ama onun yazılarını değerlendirirken hiçbir zaman Zweig’ın baktığı pencereden bakmamıştım. Onun yazısını okuduktan sonra Montaigne’in denemelerine tekrar göz atmaya ve onlara farklı bir gözle bakmaya karar verdim, çünkü bence Zweig ‘ Montaigne’i anlamak için onun yaşadıklarını yaşamak gerekir ‘ sözlerinde çok haklıydı. Belki ikinci kez okurken deneme türünün babasının yaşadıklarını yaşamış olmayacağım ama en azından fikirlerine katılmadığım yerde ‘acaba ben aynı durumda olsam ne yapardımı’ aklıma getireceğim.
Zweig’ın duygularına ve fikirlerine katılmanın yanı sıra bana öğrettiği şeyler de oldu. Okumanın insanoğlu için ne kadar önemli olduğunun farkındaydım ama bu eylemin zevkle de yapılabileceğini gördüm. O kadar ki yeri geldiğinde hiç görmediğimiz, hiç tanımadığımız biri bizim dostumuz ya da kendimizden bir şeyler taşıdığını düşündüğümüz biri okuduğumuz yazıların yazarları olabilir. İlla da biriyle bir şeyler paylaşmak için onunla yüz yüze oturup konuşmamız gerekmiyor. Birilerinin yazdıklarında bizimle aynı veya benzer şeyler yaşadığını ve o olaylar karşısında yaşamlarını nasıl devam ettirdiklerine dair ipuçları vermesi yeterli.
Zweig’ın yazılarında bu kadar başarılı olmasının sebebinin okuduğu şeyleri yaşaması olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi okurken yüzeysel biçimde değil en derinine inip, en ince ayrıntısını düşünüp beyninde yorumladığını denemelerinde gördüm.
Stefhan Zweig Üzerine Düşünceler hakkında daha fazla inceleme