Üçüncüsü, yine bu aile ve soyluluk ile bağlantılı ama direk bunlarla ilgili olmayan
bir nokta. Biz Emine Esenbel’i kendi başına ve kendine özgü bir birey
olarak değil de ünlü ailesinin ve yaşamı boyunca tanımış ve tanışmış
olduğu insanların içinde olduğu bir toplumun seçilmiş bir parçası olarak görüyoruz. Bunu böyle görmemizi sağlayan şey ise
daha önce de bahsettiğimiz gibi kendisini, ailesinin ve hayatindaki önemli kişilerin üzerinden tanımlıyor olması. Kitabında tiyatroya gitmek zevkinden başka, hiç bir kişisel zevkinden bahsettiğini hatırlamıyoruz. Anlattığı herşey özel hayattaki Emine’den çok kamusal hayattaki Emine’nin yaşayıp düşündükleridir. Bu da yine Batı tarzı kadın yazarlardan ayrıldığı bir nokta oluyor Esenbel’in. Çünkü Batı’da kadın
otobiyografi yazarları erkeklerin yaptığının aksine kendi özel yaşamlarını anlatmaya daha yatkındırlar. Halbuki Emine Esenbel’in özeline dair pek bir fikir edinemiyoruz ve bizce bu hikayedeki Emine Esenbel’i canlı kanlı bir karakter olmaktan uzaklaştırıp tek boyutlu bir karaktere hapsediyor. Dördüncü ve yine bir bağlamda daha önceki konu ile alakalı olan nokta, Esenbel’in kendisini, kitabında başından sonuna dek tutarlı bir karakter olarak çizmeye çabalaması. Farklı kimliklerden geçmiş, yaşamında inişler çıkışlar ve hatta travmalar yaşamış, yaşadıkları sonunda birşey öğrenip yazıyla bir anlamda kendini bir adım ileri götürmüş üç boyutlu realistik bir kişi imajından çok, hiç bir zaman yıkılmaz, güçlü ,umutsuzluğa düşmemiş, başarısız olmamış, hiç bir bunalım geçirmemiş tek boyutlu kahramansı bir mitolojik karakter gibi durur karşımızda. Ara ara yaşadığı tedirginlikleri yansıtmak dışında, Esenbel’in kötü zamanlarını hiç bilmeyiz. Sadece üç defa hayatında kırılgan olduğu dönemlere dair bir fikir ediniriz. Bunlardan ilki ve bizce en içteni Melih Esenbel’in hariciyeci olmak icin Ankara’ya gidecegini söylediği anda, Emine Esenbel’in hissettikleridir....“Melih’i iskelede vapur hareket edene kadar bekledim. O ayrılırken içimde nedenini bilemediğim bir eziklik, belki de benliğimi saran yalnızlığın hüznü vardı. Artık tek başınaydım ve elimi tutan bir sevgili yanımda yoktu. Öylesine ürpererek, vapur iskelesine yürüdüm ve vapur hareket ederken bir kez daha anladım ki, Melih ilk defa uzaklara gidiyordu.” ... Yukarıdaki alıntıda açık bir şekilde bu kırılganlığı görülür. Bunun dışında bir II. Dünya Savaşı yıllarında, Paris’ten Vichy’ye taşındıklarının ilk günlerinde, bir de 60 ihtilalinde Merkez’e geri çağrıldıkları sırada yaşadıkları, bize sıkıntılarına ve iç dünyasına ait ufak da olsa bir pencere açıyor; fakat biz pencereden içeri bakamadan kamusal Esenbel olmaya geri dönüp o pencereyi kapatıyor. Bunu yapmasının sebebi olarak düşündüğümüz şey, bu anılarını yazma sebebi. Bir noktada kocasını ve dolayısıyla kendisini, 60’lı yıllarda uğradıklarını düşündüğümüz iftiralardan arındırmak ve daha da ötesi bir diplomat eşi olarak nasıl bu iş iyi yapılır diye ilgili kitlelere bilgi vermek. Bunu özellikle kitabın son iki bölümünde çok daha iyi anlayabiliyoruz. ‘Genel Kurmay Başkanı Tağmaç’ adlı bölümde neredeyse nutuk gibi anlatılmış ‘ben neler yaptım?’ kısmı ve son bölümde sürekli olarak kocasının bir diplomasi adamı olduğunu söylemesi bu aklama çabalarının en açık olduğu anlardan ikisidir. Diplomat eşi olmanın zorluklarını anlatması ise bütün kitaba yayılmıştır ve sanırız kitabın bir bölümünde annesinin sorduğu “Gittiğiniz yerde evli hariciyeci var mı, kızım?” sorusu ile ortaya çıkmıştır. Çünkü annesi diplomat eşi olmanın büyük bir sorumluluk olduğuna inanır ve bu sorumlulukta yapılması gereken şeylerin bir başka hariciyeci eşinden en iyi şekilde öğrenebileceğini iddia eder. Bizce Esenbel annesinin bu fikrini ciddiye almis ve kendi yaşadığı zorlukları (genelde tek bayan olduğu için) başkalarının yaşamaması için ders niteliğinde bu otobiyografiyi yazmıştır.
Bin Renk Bir Ömür Analiz - Kısım 2 hakkında daha fazla inceleme