Emine Esenbel’in Bin Renk Bir Ömur kitabının hikaye kısmını bir kenara bırakıp da anlattığı öz yaşam öyküsüne analitik yaklaştığımızda,
otobiyografi yazımına dair pek çok sorunla karşılaştık. Bunlardan belkide en yüzeysel olan fakat ilk dikkatimizi çeken sorun hikayesinde neyin öncelikli olduğunu belirleyememiş bir tarzının olması. Hayatını ne kronolojik ne de konusal bir sıra ile anlatıyor. Yazım tarzı tartılıp değerlendirerek yazılmış alışıldık Batı biyografilerinin aksine kağıda dökülmüş bölük pörçük anılar gibi. Her ne kadar kendini tutarlı bir birey
olarak anlatmaya çalışsa da, kendini anlatış biçimi ile bu uğraş bir anlamda boşa cıkıyor. Çünkü yazıya indirgendiğinde bile, düşünceleri ve yaşadıkları belli bir düzen içinde anlatılmıyor. Konular kronolojik anlatılmaya çalışılırken, çoğu zaman çağrışımlar yüzünden başka olaylara doğru kayıyor. Bu okuyucu üzerinde uyuşturucu etkisi yaratıyor. Olayları olduğu gibi takip edemeyen okuyucu, Emine Esenbel’in yorum ve gözlemlerinin doğruluğunu tam olarak sorgulayamıyor. Örnek vermek gerekirse; hikayenin bir yerinde uygun ve yakışır giyinmesinin diplomat eşi olarak asli görevi olduğunu belirtiyor ve nasıl giyindiğini anlatmaya başlıyor.. Ama bir anda biz II. Dunya Savasi Paris’inden , Emine Esenbel’in çocukluk ve genç kızlık yıllarının Beyoğlu sokaklarına düşeriz. Emine Esenbel’in Paris’teki halini anlamaya ve değerlendirmeye fırsat bulamadan bir anda kendimizi onun gençliğinde buluruz. Aynı şeyi Mina Urgan ile arkadaşlığını anlatırken de yoğun bir şekilde yaşarız. Paris’te geçirdikleri zamanı anlatacağını iddia ettiği “Mina Urgan ile Paris’li günler” bölümünde Paris’ten çok, beraber geçirdikleri çocukluk yıllarınının anlatıldığını görürüz. Bu zamanlar arasındaki gidip gelme bizde zamansızlık hissini doğurur ve bu nedenle belli bir yere oturtamadığımız olayları da çok iyi sorgulayamayız. Bunu otobiyografinin dili içinde de buluruz. Özellikle kitabin başlarında, her bir paragraf içinde bile farklı zaman kipleri ile anlatılır hikaye. Geçmişe ait anılar, o anın tecrübeleri ve geleceğe dair kehanetler hep bir arada ve iç içedir Esenbel’in anılarında. Anlatımındaki ve dilindeki bu tutarsızlık rastlantısaldan çok kasıtlıdır. Bunun iki nedeni olabilir; birincisi Emine Esenbel nadir eğitimli insanlardan olmasına rağmen aslında bir metin yazamayacak kadar entellektüel yanının eksik olmasıdır. İkincisi ise Emine Esenbel kitap boyunca belli bir imaj çizmek istemektedir. Okuyucuya vermek istedikleri de sadece bu imajı destekleyecek anılar olabilir ve bir olayı değerlendirmeye fırsat bulamadan okuyucunun dikkatini başka yöne çekmek istiyor olabilir. İkinci ve bizce
otobiyografi içindeki en önemli sorunlardan biri de Emine Esenbel’in birey olarak kendisini hangi perspektiften gördüğü ve bize bu perspektifi nasıl yansıttığıdır. Pek cok Batılı kadın otobiyografi yazarının yaptığının aksine, Esenbel kendisini halktan biri gibi değil de seçilmis özel biri olarak anlatıyor ve anladığımız kadarıyla kendisini oldukça seçkin biri olarak görüyor. Mesela hikayesine annesi ve babasını anlatarak başlıyor. Onların zekası, çalışkanlığı ve pek çok ortamda öne çıkmaları gibi pozitif özelliklerini saymazsak, onların kim olduğunu karakterleri üzerinden değil de yaşamdaki başarıları veya ailelerindeki soylu ve kahraman kan üzerinden anlatıyor. Örnek vermek gerekirse, babasi Ali Naci bey’in II. Abdulhamit’in Erkan-i Harp reisi Ferik Faik Paşa’nın oğlu olması, babaannesi Saliha Hanım’ın Navarin Kahramanı olarak anılan Ahmet Paşa’nın kızı olması; anne tarafından ömrü denizcilikle geçen ünlü Nuri Piri’nin annesinin babası olması ve atalarının Piri Reis’e kadar gidiyor olması gibi bir kaç detay gösterilebilir. Emine Esenbel’in akrabalarının soy olarak iyi ve ünlü olmasıyla birlikte hepsinin kendi içinde önemli işler yapmış veya önemli insanlarla yakın dostluklar kurmuş kişilerdir. Annesinin Namık Kemal ile yakın arkadaşlığı, babasının İngiltere’de edindiği olağandışı başarılar, ailenin sattıkları arazilerin hep önemli kamu kuruluşlarına, okullara mekan olması, ilk bahriye hastanesini annesinin dedesinin kurması, babasının eğitiminin engellenilmeye çalışılmasının padişaha kadar yansıması ve padişah desteği ile okumaya devam etmesi gibi olaylar Emine Hanım tarafından öne çıkarılan noktalardır. Bu başarıyı vurgulama çabası sadece kendi ebeveynleri ile sınırlı kalmaz; ileride kocası olacak olan Melih Rauf’un ailesine bakış açısı aynı olur. Hep soyluluk ve başarı ön plandadır. İleriki yıllarda Washington’da okuyan kızı Selçuk’u anlatırken bile onun ne denli başarılı bir öğrenci olduğunu vurgulamaktan kaçınmaz. ‘...Bu arada kızım Şelçuk’un okulunun müdiresi bana haber göndermiş, görüşmek istiyordu. Kendisini ziyarete gittiğimde Türkiye’ye dönüş haberini öğrendiğini, fakat kızımın çok çalışkan bir öğrenci olması nedeniyle Amerika’da kalmasını istediklerini söyledi.” (syf 221) Başarı onların hayatlarında soyluluk gibi genetik bir olgu olarak yer alır. Esenbel’in başarıya ve çalışkanlığa olan takıntısı hikayenin anlatılış tarzını bile belirler. Kendi yaşadığı küçüklü büyüklü pek çok tecrübeyi anlatmaktan ziyade; tanışmış olduğu veya bir noktada hayatlarında olan başarılı ve önemli insanların hikayelerine daha çok yer verir. Örneğin bir dönem Dışişleri bakanlığı Genel Sekreterliği yapmış olan Nuri Birgi’ye özel bir bölüm bile ayırmıştır ve orada uzun uzun Nuri Birgi’nin soyluluğundan, bilgisinden ve akraba olmalarından bahseder: ‘Muharrem Nuri Birgi’nin de akrabamız olduğunu bir kez daha anımsatmak isterim. Annemle annesi kardeş çocuklarıdır. Muharrem Nuri Birgi’nin anne tarafından büyükbabası Bahriye Nazırı olan Hasan Rahmi Paşa’dır.’ (syf 136)Kendi yaşamına dair anlatılan şeyler de olumlu deneyimler olarak sınırlanır. Mesela İş Bankası yıllarında tüm sıkıntısı potansiyelinin altında çalışmak olmuştur. Bu sıkıntıyı kendisinden kaynaklanan bir sorun olarak değil de başkalarının ona verdikleri yetkideki yetersizlik olarak görmüştür. Bu duygunun en öne çıktığı an ise, memurlar için yapılacak olan sınava deli gibi çalışması, sonunda birinci olması; fakat gerektiği şekilde takdir edilip ödüllendirilmemesidir. Hayatında birşeyler ters gitmişse, bu hep ondan bağımsız sebepler ve şartlar yüzünden olmuş gibi anlatılır.