• Oturum Aç
  • ‎Shvoong nedir?‎
  • Oturum Aç
    Oturum Aç
    Kullanıcı adımı hatırla Şifrenizi mi unuttunuz?

İnsanlığın Bilgisini Shvoong'da Özetleyin

.

Shvoong Ana Sayfa>Kitaplar>Çete - Analiz

.

Çete - Analiz

tarafından : obutesra     

Yazar : Refik Halid Karay
Refik Halid Karay Kurtuluştan sonra Milli Mücadeleye karşı olan yazıları yüzünden Yüzellilikler listesine alınmış ve yurdu
terketmek zorunda kalmıştır (1922). Beyrut ve Halep’te on beş yıl süren sürgün ve gurbetlik yaşamı olmuş, Halepte yayınlanan Doğruyol (1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üstlenmiştir. Kabul edilen af kanunuyla yurda dönmüş (1938), yeniden gazeteciliğe başlamış, ancak yaşamının sonuna kadar politikaya girmemiştir.           Yüzellilikler affının doğrudan doğruya Refik Halid sayesinde olduğunu ima eden Yakup Kadri bizzat Atatürk’ün öykülerini ve yazılarını çok sevdiği Karay’ın yurda dönmesini sağlamasını istemiş ve bir toplantıda içişleri bakanı Şükrü Kaya’ya “Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım” demiştir.  Şükrü Kaya yazarın bir sınır karakoluna teslim olması, oradan “nezaketle Ankara’ya gönderilmesi yolunda bir çözüm bulmuş, ancak Refik Halid çözümü kabul etmeyince, af yoluna gidilmiştir.           Refik Halid, ilk yazılarını gündelik Servet-i Fünun'da yayımlamış, Fecr-i Ati topluluğuna katılmıştır. Sürgün yıllarında İttihat ve Terakkiyi eleştirmiştir. Aynı yıllarda edindiği Anadolu İzlenimlerini dile getirdiği Memleket Hikâyeleri’ni Ziya Gökalp’in yönettiği yeni Mecmuada yayımlamıştır (Ocak-Ekim 1918). Bu öyküler, Millî Edebiyat ve Sade Lisan akımlarının genişletip benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır.        Gazeteciliğe hiç ara vermeyen Karay, yurt dışına gitmek zorunda kaldığı sürgün yıllarında ise Gurbet Hikâyeleri’ni yazmıştır (Tan gazetesinde yayımı Aralık 1938-Nisan 1939).        Refik Halid Karay’ın yaşamını ve “Çete” adlı kitabının hikâye kısmını bir kenara bırakıp analitik yaklaştığımda ilk gözüme çarpan şey hikâyenin Kurtuluş Savaşının en sıcak zamanlarında geçmesine rağmen savaşın heyecanından çok aşk hikâyesinin hissedilmesi oldu. Savaş zamanında ülkenin o zamanki durumu, geleceği ve yapılması gerekenlerle ilgili bir çok fikir oluşmuştu. Refik Halid’in de kendi yaklaşımları olmuş ve hatta bu yaklaşımlarından dolayı sürgün edilmiş olmasına rağmen kitapta kendi görüşlerine dair herhangi bir ipucu vermemesi, Kurtuluş Savaşını dekor olarak kullanıp aşk hikâyesi yazması bana ilginç göründü. Belli ki Refik Halid Karay bu kitabını popüler edebiyat okuyucusuna hizmet olarak yazmış ve onu klasik aşk romanlarından ayıracak, okuyucuda heyecan uyandıracak bir atmosferle süslenmişti; çetecilik, yiğit Türk erkeği, soylu beyaz Rus kadını, definecilik, dağlarda geçen yaşam ve savaşın sıcaklığında oluşan bir aşk hikayesi.        “ Büyük savaştan yeni çıkmış o eski dünyaya ayak basmamak; ikisi içinde müşterek ve tek bir gaye olabilirdi. O dünyada ki, birinin vatanını düşman çiğnemiş, ötekininkini kanlı bir iç boğuşma yere sermişti; ikiside son olaylara, felaketlere candan karışmışlar, canlarını feda edercesine girşerek acı çekmişlerdi ruhları yaralı ve yorgundular. Kulaklarında hala silah sesleri çınlıyor, gözlerinin önünden hala ölüm depreşmeleri geçiyordu. Şimdi şu yüksek, vahşi, bomboş, güneşsiz, insansız, dağ yamacında ne kadar rahattılar, uğursuz yeryüzüne ne kadar uzaktılar! Büyük fırtınalardan sonra bir adaya çıkabilmiş iki talihli yolcu gibi birbirlerine gülümsüyorlardı, sokulmak, sarılmak isteği duyuyorlardı ve sokulup sarılıyorlardı” (Syf 112)<1>.        Kitapta Refik Halid Karay’ın Kurtuluş Savaşına yaklaşımıyla ilgili fikir sahibi olamasak bile çok irdelediğimizde milliyetçiliğiyle ilgili ipuçları yakalayabiliyoruz. Örneğin Nina’nın tüm geçmişini, uğruna türlü fedakârlıklara katlandığı inançlarını, servetini, kocasını geride bırakıp bir Türk erkeğine âşık olması ve onun uğruna Türk topraklarında hayata yeniden başlaması. Kitabın çeşitli yerlerinde Nina birçok kez geçmişini unutup birlikte yeni bir hayata başlayabileceklerini, bunun onlar in bir şans olduğunu vurgulamasına rağmen Kıran Bey’in ağzından hiç böyle sözler okumayız.      “Kıran, diye yalvardı, beni yeniden felakete atma! Senin yanında kendime büsbütün yeni bir hayat yapacağını anlıyorum; çocuğun, yavrun olacağım; sözünü dinleyeceğim, emrinden dışarı çıkmayacağım. Dinlenmeğe, durulmağa, izimi kaybedip yeni bir kişi olmaya ne kadar muhtacım!.. Bu fırsat çıkmıştı; şimdi onu çiğneyip geçiyoruz. Kıran! Beni sana kurtarıcı bir kader ulaştırdı; gelinemeyecek yollardan, gelinemeyecek yerlere getiren güzel alın yazısını zorla bozuyoruz.”(Syf 148)      Diğer bir örnekte Fransız orduları işgal ettikleri ülkede tam Kıran Bey’in çetesine gizli bir saldırıda bulunacakken Nina’nın Kıran Bey’i uyarması ve yaralan askerin yerine geçip Türkiye için vuruşması ve vurulması. O ki kendi ülkesine hayatını adamış kadın aşkı uğruna bir anda Kıran’ın ülkesi adına savaşabiliyordu. “...........Bu, Nina’dan başka kim olabilirdi? Kadının eski hayatına dair hiçbir şey bilmeyen çeteci Hızır Aleyhisselamın o şekle girip yardıma geldiğine hükmetti ve ümit ile dolan yüreğinin taze kuvvet bulduğunu duydu; aşk ile, şevk ile silahına tekrar sarıldı. Mavzer kullanmayı, yere yatıp bunu atmayı, bütün savaş usullerini bilen bir kadın... Birdenbire çeteci kesile bir kadın... Frenk olduğu halde kendi tarafına geçerek düşmana yaylım ateş açan bir kadın!” (Syf 154)           Sonuç olarak, başlarken belki de kitabın isminden dolayı hiç aşk romanı okuyacağım aklıma gelmemişti. Kurtuluş Savaşıyla ilgili daha destansı bir kitap okuyacağımı sanıyordum ama yinede sevmedim diyemem. Refik Halid’in dilinin akıcılığı, güzelliği ve anlaşılırlığı gerçekten okunmaya değer. <1> Alıntılar “İnkilap Kitabevi”nin üçüncü baskısından alınmıştır.
Yayın tarihi: Ağustos 08, 2007
Lütfen bu özeti derecelendirin : 1 2 3 4 5

Bookmark & share this post

.